Tek okulu öğretmeni

Okul öncesi Eğitim, Okul öncesi Forum, Okul öncesi öğretmenleri net, Anaokulu etkinlikleri aylık plan sanat etkinlikleri, gözlem gelişim raporu 39 Umur BAL Beden Eğitimi Beden Eğitimi Öğretmeni [email protected] 40 Volkan ÇALIŞKAN Teknoloji Tasarım Teknoloji Tasarım Öğretmeni [email protected] 41 Burak Terzibaşoğlu Müzik Müzik Öğretmeni [email protected] İSTEK BİLGE KAĞAN ORTA OKULU 2019 - 2020 ÖĞRETİM YILI ÖĞRETMEN LİSTESİ ÖĞRETMEN OKULLARININ TARİHÇESİ II. Mahmut döneminde, 1838 yılında, çocukların “Rüşt” (erginlik) yaşına kadar okuyabilmeleri için Ortaokul düzeyinde Rüştiyeler açıldı. Çocuklar Rüşt yaşına kadar bu okullarda öğrenim gördüler. 16 Mart 1848 tarihinde Rüştiyelere öğretmen yetiştirmek üzere üç yıl süreli Darül Muallimini Rüşdi adını taşıyan bir ... TEK MATEMATİK ÖĞRETMENİ. Kılıç, “Çocuklar işten çıkarılmama çok üzüldüler ve en kötüsü de öğretmensiz kaldılar. Pülümür Ortaokulunda yıllardır matematik öğretmen açığı olmasına rağmen atama yapılmamış. Farklı branşlardan hocalar matematik dersi vermiş. Köy okulu öğretmeni, öğrencileri için bahçeyi sınıfa dönüştürdü öğretmen öğrencilerin ders işleme detay Milli Eğitim Müdürü Öğretmenler Harekete Geç Okul Bahçesi ... 12 öğrencili köy okulun tek öğretmeni Ağrı'da ilk görev yeri olan köy okulunda hem müdür yetkili hem de öğretmen olarak çalışan Gamze Çal, okulun temizliğini yapıp kış ... İNGİLİZCE ÖĞRETMENİ Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi ... BU FİDANI BEN YAŞATACAĞIM Muğla TEK Koleji, öğrencilerine doğa sevgisi ve çevre bilinci kazandırabilmek adına önemli olan fidanı dikmek değil, onu yaşatabilmektir amacıyla “Bu Fidanı Ben Yaşatacağım” projesi gerçekleştirdi. CRI (A) - Sınıf Yetkisi Öğretmenliği Kursun Amacı. Tek pilotlu çok motorlu uçaklarda en az 500 saat uçuşu olan pilotları CRI(A) olarak eğitmektir. Kurs adayı bu tip uçaklarda teorik bilgi eğitimi, uçuş eğitimi ve sentetik uçuş eğitiminde eğiterek, eğitici olmasını sağlamaktır. Kocaeli'de bir ilkokulun tek öğretmeni, 5 gün sürecek seminere katılınca, öğrenim gören 7 öğrenciye izin verildi. Gebze’nin Kadıllı Mahallesi’ndeki Kadıllı İlkokulu’nun tek öğretmeni Cemalettin Çelik (51) beş günlük seminere katılınca okulun öğretmensiz kalıp, tüm öğrencilerin izinli olmasıyla gündeme geldi. O okulu ve öğretmeni ziyaret ettik. Gebze’ye 20 kilometre uzaklıktaki tek katlı okulda, sadece bir derslik var. O da birleştirme sınıfı olarak kullanılıyor.

💩

2020.02.14 17:51 peachey__ 💩

Günlerden cuma, yine okul yolundayım. Tramvaydan inip metroya binicem. İki durak gidip incem zaten davutpaşada. Neyse iniyorum zeytinburnunda tramvaydan metroya geçiyorum. 2 dakika var bekliyorum. Sonra geliyor biniyorum. Tabii yaşayacağım maceradan habersizim. Karnıma şiddetli bi ağrı giriyor. Montum üstümde karnımı ufalıyom. Herkes bana bakıyor filan. Bok da bağırsağımın ucuna gelmiş, ishal gibi hissediyorum. Sıçmam an meselesi o derece yani. Metronun durması için içimden yalvarıyom. Son saniyeler böyle. Bişey geliyor ama ne olduğu belli değil. Ya osurcam ya sıçcam. İkisi de o durumda kötü çünkü osursam bile ishal osuruğu olduğundan kokusu dayanılmaz olcak. Mucize eseri metro durana kadar kendimi tutabildim ve hemen kendimi dışarı attım. İstasyonun girişinden olabildiğince uzaklaştım ve tuttuğum şeyin osuruk olmasını ümit ederek bıraktım. Bıraktıktan sonra 3 saniye kadar bekleyip uzaklaştım. Bir elimle karnımı ufalayarak okula koşmaya başladım. Tabii bir bacağım dizinden ameliyatlı olduğu için koşamıyordum da. Her neyse, okula vardığımda dersin bailamasına 10 dakika vardı. Ben de kantinden ıslak mendil alıp sınıdfa çıktım. 15 tane ıslak mendile 1.50₺ istiyolardı bi de orospu evlatları. Dolandıyolar resmen. Kendimi biraz daha tutabilirdim. Ben de bunu değerlendirmeye karar verdim. Eğer ders başlamadan tuvalete gitseydim hem derse yetişemeyecektim, dolayısıyla matematik öğretmeni beni geç yazabilirdi. Hem de tuvalette başkaları da olacaktı ve beni sıçarken rahat bırakmayacaklardı. Ben de daha mantıklı bir şey yapmaya karar verdim. Derse gidecektim, ilk 10 dakika kendimi tutacaktım. Sonra karnımı biraz ufalayıp bir iki ahlayacaktım, parmak kaldırıp hocadan söz isteyecektim ve sonra fısıltıya yakın bir sesle tuvalet izni isteyecektim. Planım hazırdı, ama uygulamaya koyabilmeliydim. 2. katta olan sınıfıma çıktım. Birkaç kişiden tavsiye filan aldım, sıra arkadaşlarımla telefondan monopoly filan oynadım ve sonra matematikçi geldi. Baktım halen aynı durumdayım hatta daha kötüye gidiyorum, karnımı ufalamaya başladım. Hoca zaten benim ne yapacaüımı anlamış gibi bakmaya başladı. Ağzımı açmaya kalmadan git dedi. Ben de son hız sınıftan çıktım. Ama öyle kötüyüm ki ameliyatlı bacağıma rağmen usain bolt gibi koşuyom. 3. kata çıktım çünkü bizim katımızdaki tuvaletler öğretmenler tuvaletiydi ve 1. kattaki tuvaletlerde tuvalet kağıdı yoktu. 3. katta 9. sınıflar olduğu için çoğu kabinin kilidi kırıktı. Sadece iki kabinin kilidi vardı: baştan ikinci ve en sondaki kabinler. Baştan ikinci kabine baktım ve alaturkanın içindeki ve kenarlarındaki bokları görmemle ondan uzaklaştım. son kabin diğerine göre daha iyi görünüyordu. Tuvalet kapıdı bana yetecek olandan çok daha fazlaydı ve camın da kenarında olduğundan kokusu çabuk çıkacaktı. Kapıyı kitledim, pantolonumu indirdim ve artık hazırdım. Geriye sıçmaya başlamak için bir tek problem kalmışı ve bu en çok endişelendiğim konuydu. Bunu hiç düşünmemiştim. Bacağım ameliyatlı olduğu için alaturkaya çömemezdim. Eğer çömersem bacağım fazla katlanabilir ve içindeki dikişler kopabilirdi. Tam o anda aklıma bir fikir geldi. Çömdüğümde bir elimle musluğa tutunarak bacağımın katlanmasını engelleyebilirdim. Arada sırada da kalkıp tekrar oturarak bacağımı rahatlatabilirdim. Ama bu sefer de diğer her şey için tek elim kalıyordu fakat bunu göze almalıydım. Oturdum, bir elimle musluğa tutunarak bacağıma destek oldum, ıslak mendilimi cebimden çıkarıp peçeteliğin üstüne koydum ve diğer elimin dört parmağıyla pipimi aşağıya doğru tuttum ve serçe parmağımla biraz peçete tuttum. Zaten o anda da içimdeki her şeyi bıraktım. İşte o anda oturuşumun ne kadar kötü olduğunu anladım. Bokların birazı alaturkanın dışına taşıyordu fakat bunla şimdi ilgilenemezdim. Ayrıca koku hemen burnuma geldi. Cam kenarındaki kabine geçmekle iyi etmiştim. O arada otomatik olarak küçüğümü de bırakmaya başladım. Bacağım ağrı yapmaya başladı. O yüzden serçe parmağımdaki peçetelerle pipimi, biraz önce musluğu tuttuğum ve ayağa kalkarken boşta kalan elimle de biraz daha peçete alıp popomu tuttum. Ağrı geçince yine çömelip peçeteleri çektim. Pipimi peçeteyle tutmaya devam ettim. Çişim kalmamıştı ama büyüğümü bıraktığım için halen azar azar geliyordu. Bağırsağımda bok kalmadığından emin olduğumda yavaşça ayağa kalktım. Dikkatlice ıslak mendil paketini pipimdeki elimin boştaki parmaklarıyla kavradım. Musluktaki elimle bir ıslak mendil aldımve popomu sildim. Islak mendiller konusunda dikkatli olmalıydım çünkü elimde sadece 15 tane vardı. Birinciyi atıp ikinci bir tane çıkardım. Silip baktım. Lekeliydi. Bir tane daha çektim, sildim. Lekeliydi. Islak mendillerim çok hızlı tükeniyordu. Korkmaya başlamıştım. Ama 7. ıslak mendilimin lekesiz olduğunu gördüğümde korkumun yersiz olduğunu anladım. Pipimi lekesiz mendilin götüme sürmediğim kısmıyla temizledim ve pantolonumu çektim. Alaturkanın dışına taşan bokları üç kat peçeteyle içine doğru ittim, kalıntılar için ise bir ıslak mendilimi daha feda etmem gerekti. Sifonu çektim. Çoğu bok cehennemin dibini boyladı ama kalan iki parça sanki gitmek istemiyordu. Ben de onlar için sifonun tekrar dolmasını bekledim. Yaklaşık 30 saniyelik bekleyişten sonra sifona tekrar bastım. Fakat su gelmiyordu. İşte o an anladım ki sular kesilmişti. İşte bu çok kötüydü. Başta ordan hiçbir şey olmamış gibi uzaklaşmayı düşündüm. Fakat ortalıkta hiçbir kanıt bırakmamalıydım. dönüp kalanları temizlemek için hayatımdan 5 dakika, bir ton peçete ve değerli ıslak mendillerimin birini daha harcamam gerekti. Fakat her şeye rağmen halen biraz izi kalmıştı alaturkada. Bunun için yapabileceğim bir şey yoktu. Boynum bükük çıktım tuvaletten. Kabinden çıktığımda tüm muslukları açık gördüm, su gelince boşa akmasın diye hepsini kapattım. Elimi bir çift ıslak mendille sildim. Tam sınıfıma gitmek için merdivenlere yönelirken bir ses duydum. Bu sesin bir süre sonra su sesi olduğunu anladım. Sular ben çıktıktan hemen sonra gelmişti. Tekrar iöeri girdiğimde kilidi olan iki kabindeki çeşmelerin de sonuna kadar açık olduğunu fark ettim. Eğer kapatmaya kalkmasam okulu su basabilirdi. Sonra ellerimi yıkayıp son kabine tekrar girdim. Gururla sifonu çektim. Siktimin bok parçalarının gördükleri son şey benim havada deli gibi salladığım orta parmaklarımdı. Büyük bir gurur ve mutlulukla sınıfıma gittim. Ben yokken hoca koca bir konuyu bitirmişti ama umurumda değildi. Çünkü ben ameliyatlı bir bacakla ve kesik sularla okulda sıçmıştım ve saate baktığımda hepsini 15 dakika gibi kısa bir sürede hallettiğimi fark ettim. Artık okul okumama bile gerek yoktu, her şirkete girebilirdim.
submitted by peachey__ to kopyamakarna [link] [comments]


2019.11.01 22:21 negative_tenebrais İshak'ın Güncesi

(FanArt)
  1. Kısım - Ali
merhaba. bu günceyi aklıma gelen her ihtimale karşı, geride bir iz bırakmak için yazıyorum. öğrendiklerim silinip gitmesin, sesim kaybolmasın istiyorum.
ben İshak Çiçek. 21.03.1980, sakarya doğumluyum. ailem çok önceleri doğubayazıtdan sakaryaya göçmüşler. nedenini bilmemekle beraber (sanıyorum ekonomik nedenler, ben kendimi sakaryalı olarak addediyorum), yine sakarya üniversitesinde fen bilgisi öğretmenliği okudum, o süreçte maalesef annemi kaybettim ve okulu bir yıl uzatıp 2001 yılında mezun oldum. babamla yalnız kaldığımızdan, kuzgunluya tayinim çıkınca onu da götürmek istedim ama kendisi annemin kabrini yalnız bırakmak istemedi. yaşlılığından ve deprem travmasından dolayı bu kederli ortamda onu bırakmak istemesem de, ısrar etmekten yorulduğum için, onu, okulda tanıştığım ve benim tayinim çıktığı sırada hala son sınıfta okuyan nişanlıma emanet ederek kuzgunluya doğru yola çıktım.
idealist bir öğretmen olmanın heyecanı içerisinde, yaşayacağım şeylerin karanlık doğasından milyonlarca kilometre uzağındaki bir saflıkta kasaba otogarında indim. daha önce muhtarı aradığımdan beni o karşıladı ve lojmana kadar eşlik edip kasabayı üstün körü ama neşeli bir sevecenlikle anlattı. muhtar, sonunda bir öğretmen geldiği için mutluydu. sürekli gülümseyen, kara gözlü bir adamdı. yakınlarda bir kasabadan daha bahsetti, o yol çok kullanılmaz, birbirimizi de pek sevmeyiz, lakin ben gide gele ordan evlendim hoca bey, yav insan dediğin baktığı gibi oluyor ya demişti o gün. şimdi biraz anlıyorum dediğini.
kuzgunlu kasabası hakkında ilk düşüncelerim bunca yıl sonra hala aklımda annemin gözleri gibi berrak duruyor, ne kadar ıssız ne kadar sınırsız bir yer diye düşünmüştüm.
küçük ve gelişmemiş bir kasaba olduğu için gelen öğretmenlerin hemen hepsi ilk ayında, araya birilerini sokarak gitmeye çalışıyordu. çelik fabrikası kurulmadan 7-8 yıl önce tabi, çok az imkan var. yeni öğretmen gelecek, atanan öğretmen gidecek derken neredeyse okulun tek hocası haline geldim o sıralar. yeni öğretmene büyük sorumluluk. dünyayı taşıyorum zannetmiştim.
ilk bir kaç ay, dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir hikaye gibi sıradan geçti. neşeli çocuklar, yeni öğretmen, çiçek olun, astronot denir hocam, resimlerde hep keçiler hep keçi resimleri.. kederli bir sevecenlikle, neredeyse tüm kasaba halkı beni kucaklamıştı. hatta inanır mısınız, bir keresinde orhan kuzgunlu bile selam vermek için sınıfa geldi ve derse katıldı (hala bu adamın üzerimdeki etkisi beni tüketiyor, hala varlığına kudretli bir şeymiş gibi davranıyorum, allahım beni affet, annem beni affet). şimdi düşünüyorum da, o gün çocukların tavırlarındaki değişiklik dikkatimi celbetmemiş değildi, lakin bu adamın efsane haline gelişindendir diye düşünmüşümdür herhalde. ayrıca gençliğimden olacak, neden bu adamın ilk haftasında bir öğretmeni sınıfta ziyaret ettiğine dair bir soru sormadım. insanları itaate zorlayan, başat bir aurası olduğunu inkar edemem. ilk haftamda bile beni etkileyen bir aura.. evet aura. bir fen bilgisi öğretmeninden beklenmeyecek laflar. şu an kendi mantığımda sığındığım şeylerin azlığına şaşarsınız.
ilk çocuk kaybolduğunda, henüz 3 aydır öğretmendim. kumral, yaşıtlarına göre hayli sakin bir çocuk. 19 ali. zeki, hatta belki kurnaz. annesinin yaptığı sıcak tandır ekmeklerinden bana sık sık getirirdi. tüm sınavlardan yüksek not alır ama asla sınıfta konuşmaz, ayrıca çantama kağıttan kuşlar bırakırdı. onun yaptığını biliyordum çünkü ödevleri kontrol ederken çantasında çokça o kuşlardan görmüştüm.
(ali ve altı kuş. bu çocuğun dikkat çekmek istediğinin farkındaydım. belki benimle konuşmak istiyordu. -tam altı kuş.- bu sürece dikkatli yaklaşmak ve pedagojik açıdan yanlışsız bir profil oluşturmak niyetindeydim. -tam altı..- beni anlamalısınız. ne olur anlayın, çünkü sadece iyi bir öğretmen.. kuş.. iyi bir öğretmen olmak istiyordum.)
sabah dersine girdimde gözlerim eksik bir yuvayı hemen tanıdı sınıfta. ali'nin derse neden gelmediğini sorduğumda, çocukların yüzünde garip ve nötr sayılabilecek bir ifade belirdi. kimse cevap vermeyince, alinin sıra ve oyun arkadaşı 83 kazım'a "yavrum ali nerede, hasta mı" dedim. kazım aynı nötr ifadeyle bana bakıp, hayatımın başka bir yöne (belki tersine) akmasına neden olacak o cevabı verdi;
"ali kim öğretmenim?"
şaşırdım. nasıl ali kim yavrum, sıra arkadaşın, dedim. cevap vermedi. cevabı bilmeyen her öğrenci gibi arkadaşlarına baktı. arkadaşları da sessizdi. ali kimdi. sınıf defterinde, kendi el yazımın arasından bile, 19 numaralı öğrencim, benim öğrencim, silinip gitmişti. hayır silinmemiş, hiç varolmamıştı. siz daha evvel, 9 yaşında ve hala sizinle konuşurken kekeleyen, kağıttan küçük kuşlar yapan, ödevlerine yıldız verirken gözleri parlayan, sıcak ekmek elini yakınca sizinde yüreğinizin yandığı bir çocuk kaybettiniz mi. ben kaybettim.
"çocukların bir yanlışlığı olmalı.. defter mi karışmış.." ders erken bitti. bu soru göğsümde yanan bir duman, ailesinin evine gittim. beni yine sevecenlikle karşıladılar. kadın tandırı çoktan söndürmüştü.
+"hayırdır öğretmen bey, çocuklardan sonra bizi de mi okutacaksınız."
- gülümsedim, gözlerim aliyi arıyordu. "niye olmasın, okumanın yaşı mı var efendim."
+"bakın hanım okuma bilmez ama benim ağabeyim bilgili görgülü adamdır, bana da öğretti çok şey. yetimhanenin muhasebeciliğini yapıyordu hatta. çok istedik aslında yetimhaneden bir çocuk almak, ağabeyimde yardımcı olacaktı hatta, orhan bey sık sık gelir gidermiş yetimhaneye, ağabeyim tanırmış onu. kırmaz beni dedi, yaa, kırmazmış ağabeyimi. ama nasip olmadı. iş güç. böylesi hayırlıymış. hanımla başbaşa kaldık."
- dayanamadım. "ali var ya. zeki de çocuk üstelik. dersleri çok iyi. sahi ali nerede, okula gelmedi bugün, onu soracaktım"
adam söylediklerimi yabancı bir dil konuşuyormuşum gibi dinledi. durdu. bir kere daha bir şeyler söyleyecek gibi oldu. ciddi olup olmadığıma baktı. öne eğilip "ali kim hoca efendi" dedi.
-ali, 19 numaralı ali. siz kayıt ettiniz ya okula, sizin çocuğunuz.
+öğretmen, sen hocasın bilgili adamsın, yarım saattir sana çocuğumuz yok, nasip olmadı diye anlattım. üstelik kaç aydır da buradasın. dalga mı geçiyorsun yoksa başka bir şey mi ima ediyorsun.
-bak mustafa abi. ben üç aydır buradayım. sınıfımda kim var, nerede oturur, ailesi nasıldır iyi bilirim. kendi çocuğunu nasıl hatırlamazsın, elimde yazılı kağıtları, kimliğinin nüshası var. azize yengenin taze ekmeklerinden getirirdi. kasabalı şakası mı bu.
azize yenge, karanlık ve boş gözlerle bana bakıyordu, "ben sana kiminle ekmek göndereyim hoca" dedi, sonlara doğru sesi çatallaştı. çocuğu yok diye suçluyorum zannetmişti galiba. ağlayarak içeri gitti.
+çıkar kimliğini çocuğun o zaman, diye bağırdı mustafa abi. eşinin ağlayışına hiddetlenmişti. lakin beni kovmak da yanlış geliyordu, gözlerinden okuyordum bunu.
-gel benimle, dedim. yolda muhtarı da alacaktık. en azından bu işlerden anlayan biri olsa iyi olur diye düşünmüştüm. bunlar çocuğun başına bir iş getirmiş olmasınlar dedim içimden. yalnızlığın verdiği korku bir zehirdir, bir yerde diziniz kırılır, sırtınız bükülür. ya eğilirsiniz, ya eğilirsiniz.
işte şimdi, size, hep beraber unuttuğumuz bir ali'yi anlatacağım. tek başına hatırlayacağıma hep beraber unuttuğumuz ali'miz. ne kararan bir belleğin ilk neziriydi ali, ne son olmuştu.

-----2. kısım - Hatırlamak----
(bir çok yanmış ve yırtılmış sayfa arasından, tarihi bilinmeyen o "olay"dan sonra yaşananları anlatan okunaklı kısa bir metin çıkar mektuptan)
...h..ge..d.. kal.. çi.. cad..
kur.. ley.. ayi.. ka.. so..
...kaybolan çocukların sayısı arttıkça, kuzgunluya geri dönmem gerektiği gerçeğiyle her gece baş başa kalıyorum. oradan ayrılmanın bedelini babamın hayatıyla ödedim. şimdi kendi karanlığımın içine bükülerek yıllarca kaçtığım bu gerçeklerin kemiklerime düğümlenmiş olduğunu farkediyorum. boşuna ödenmiş bir bedel.. belki karşılığında alevden bir sessizlik bağışlandı bana. belki tam karşılıksız değil. bu bir ceza. işkence tahtasının üzerindeki sabırsız kımıldayışımla beklediğim bir ceza.
filiz ile ilişkimizi devam ettiremedik. zaten onun sevdiği ve tanıdığı adam, yıllar önce kuzgunludaki o gece gitti. bu yüzden suçlayamam onu. aksine, bana kanser teşhisi konduktan sonra arayıp sorduğu için teşekkür edebilirim ancak. beni affet filiz.
diğer kaybolan çocukları neden takip etmediğimi soracak olanlar olabilir. fakat anlattığım gibi; ali'nin bıraktığı kuşları takip etmeseydim, onun varlığının bile benim hayal ürünüm olduğunu zannedebilirdim. beni ormandaki o mağaraya sürükleyen ipuçları için, gece kapıma gelen o genç çocuğa teşekkür ederim. eğer kim olduğunu bilseydim, onun avuçlarından öperdim. çünkü bu ızdırap dolu yaşantımın bir anlamı varsa, biliyorum ki ali'yi hatırlamak içindir. bellek bir panzehirdir. kasaba halkını bu zamandan ve mekandan kopartan şeyleri bulmak isteyenler, hatırladıklarını değil, unuttuklarını arasın.
mağaranın içinden çıkan merdivenlerin sonunda vardığı yere, bugün çelik fabrikası kurulmuş durumda. yani orhan kuzgunlu'yu bulacağınız yerler mutlaka dağ ve sorkun yaylası arasında ilmek ilmek dokunmuş bir örümcek ağının parçaları olacaktır. fakat eğer o ağda dolaşabiliyor, yine de hiçbir şey bulamıyorsanız, onun sizin bulacağından emin olabilirsiniz.
yankı çiçekleri, karanlıkta ali'min ismini haykırıyor. yoruldum. bu gece uyuyacağım, annemin sesi geliyor içeriden, kokusunu tenimde hissediyorum. beni çağırıyor. ali'de içeride galiba. kağıttan bir kuş kondu pencereme.
babamda geldi. gitmem lazım. gözlerinizden öperim. yarın kuzgunlu'ya gideceğim.
yarın kuzgunluya gideceğim.

yarın kuzgunluya gideceğim.

yarın bu işi bitireceğim.
----------------------
----------------------
----------------------
sevgili kahya ve abbas. ben ishak'ın eski nişanlısı filiz. maalesef ishak hocayı yıllar önce kaybettik. tedavi gördüğünü bildiğim için düzenli olarak arıyordum. aramalarıma cevap vermediği bir zaman endişelenip, hastaneyi aradım ama oradan ayrılmıştı. eşim ile evine gittik. kendisini bu mektubun başında vefat etmiş bulduk. biz gitmeden 2 gün önce hayatını kaybetmişti.
mektubun yanında ve etrafta bolca kağıt vardı fakat.. nasıl anlatsam bilmiyorum.. yazdıkları kararmış gibiydi. sanki kağıt ısınmış ve kararmış. bir çok kez kuzgunluya kendim gitmek istedim bu yazdıklarından, okuduklarımdan sonra. lakin eşim ve çocuğum için endişelendim. radyonuzu duyunca, bu metinlere sahip çıkacağınızı düşündüm. ama asıl önemlisi, ishak'ı unutmayın diye gönderiyorum bunları. ben son nefesimde bile kendi ailemi ve ishak'ı ve ali'yi unutmamaya yemin ettim. o yüzden onca zaman sakladım bunları.
bir de ishak'ı anne ve babasının yanına defnettiğimizde bizden başka kimse yoktu cenazede lakin, genç bir çocuğu da hayal meyal hatırlıyorum. ağlamaktan bitap düştüğüm için soramadım. eşimde bir öğrencisi zannetmiş. bu o mektupta bahsettiği ona yardım eden genç olabilir mi. ama öyle olsa, bunca yıl sonra hala nasıl böyle kalabilmiş.. yani.. aklım artık almıyor bazı şeyleri
ne olur bana deli demeyin. artık bu hatıratı yalnız taşımanın yükü ağır geliyor. inanılmak istiyorum çünkü ben ishak'a inanmamıştım. o öldükten sonra, avuçlarında o kağıttan kuşu bulunca, ona yaptığım haksızlığın, onu yalnız bırakmanın cezasını da böyle ödüyorum. kabulümdür.
sevgilerle.
filiz.
submitted by negative_tenebrais to KuzgunFM [link] [comments]


2019.10.27 20:04 exclamationless Bir öğretmenin günlüğü - Kuzgunlu 1995

Bu kasabada başıma gelen olaylar yüzünden akıl dengemi kaybediyorum. Sırada ben varım bu yüzden başıma gelen önemli olayları olabildiğince hızlı anlatıp Kuzgunludan kaçmaya çalışıcağım.
1995 yılının haziran ayında kuzgunlu kasabasına zorunlu hizmetimi yerine getirmek üzere öğretmen olarak atandım. Zorunlu hizmeti için bugünlerde karışık olan doğu şehirleri yerine ücra bir kasaba çıktığı için kendimi şanslı saymıştım. Hatta diğer mezun arkadaşlarım beni kıskanmışlardı bile ama şimdi onların yerinde olmak için her şeyimi veririm.
Kuzgunlu çok kalabalık olmayan bir kuzey kasabasıydı. Bu kadar ücra bir bölgeye neden kasaba kurulur ki diye kendi kendime sorduğumu hatırlıyorum ilk geldiğimde. Otobüsten indiğimde birkaç insanlar anadolu misafirperverliğinde beni karşıladılar. "Kuzgunlumuza hoş geldiniz!" diyor elimi sıkıyorlardı. Bavullarımı sırtlanıp beni kalacağım yere doğru gitmeye başladık. Yolda ne kadar iyi ettiğimden ve kuzgunlunun ne kadar dostcanlısı bir kasaba olduğundan bahsedip durdular. Geldiğimizde karşımda gördüğüm şey kasabanın "okul"u olarak adlandırılan yerdi. 2 katlı küçük bir binaydı ve sarı boyası yeni badana istiyorum dercesine solmuş, çatlamış ve dökülmüştü. 2 katı birleştiren dışardan bağlantılı demirbir merdiveni, büyük pencereleri ve binanın yanında küçük bir çimden (çamur demek daha doğru olur) bahçesi vardı. Üst katında ben kalıcaktım ve bir şeye ihtiyacım olursa muhtarla görüşmem yeterliymiş. Çok kötü olmadığını düşünmüştüm ilk geldiğim zamanlar. Küçük sayılabilicek eve ve köy okulu diyebilinecek kadar derme çatma okula katlanabilirdim ama bir süre sonra bazı gariplikler kafamı kurcalamaya başladı. Herkes sürekli bana gülüyor ve aşırı nazik davranıyor ama kimse benim sorularıma düzgün cevap vermiyor gibi hissediyordum. Sorduğum çoğu soruya boşverin hocam diyip bana kuzgunlunun güzelliklerinden bahsediyorlar ya da kasabanın kahvesine çağırıyorlardı. Ben de samimiyetsiz bulduğum için insanlardan kendimi uzaklaştırdım ve zamanımın çoğunu odamda radyo dinleyip hikayeler yazarak ya da kuzgunlunun biraz dışındaki koruda çimlere yatıp kitap okuyarak geçirdim. Arada bir bakkaldan sigara ve çay alıyordum ve başka bi masrafım olmuyordu çünkü coğu gün birileri kapımı çalıp bana yemek getiriyorlardı. Günlerim haftalarım böyle geçerken okulların başlaması yaklaşmıştı ki bu kasabanın en büyük garipliği kafama bir zehir gibi yayıldı. Geldiğimden beri hiç çocuk görmemiştim. Nerdeyse 3 aydır 1 tane bile çocuk görmemiştim Kuzgunlu'nun sokaklarında. Bir şeylerin ters gittiğini o zamanlar anlamıştım ama mantığım beni bu kasabadan kaçmaktan alı kokuyordu. Sadece bir tesadüf olmalıydı, evet evet sadece bir tesadüf ya da başka bir şey... Okul yarın açılıcaktı ve ben daha bir çocuk bile görmemiştim Kuzgunluya adım attığımdan beri. Ama bir rahatlama da gelmişti üstüme: eğer yarın sabah okula hiçbir çocuk gelmezse bu tuhaf kasabadan gidebilirdim. Bunun olması için dua edip çalar saatimi 8 e kurdum ve uykuya daldım.
Sabah kalktığımda alt kattan bir takım sesler geliyodu saate baktığımda 8:42 yi gösteriyordu. Hemen yataktan fırladım ve yüzüme su vurdum. Meslek hayatımın ilk okul gününe 18 dakika vardı ve ben yeni uyanmıştım. Hızlıca üstüme gömleğimi ve kravatımı geçirdim aynada saçımı düzeltip merdivenlerden hızlıca aşşağı kata indim. Kapıyı açtığımda şaşkınlığımı gizleyemedim. Mavi önlüklü 40-45 kadar çocuk sıralara oturmuş bağrışıp çağrışıyor,oynuyor kimisi bir şeyler yiyor kimisi bi diğerini rahatsız ediyordu. Kapıyı açtığımdan sonra 2 saniye kadar devam eden bu karmaşa beni fark etmeleri ile son buldu. Şimdi hepsi susmuş bana bakıyor ve sonraki adımımı bekliyolardı. Yavaşça içeri girip kapıyı kapadım. Sınıfa bir göz gezdirip masama oturdum. Tüm sıralar dolu gibi gözüküyordu. "Günaydın sınıf" dedim, tüm öğrenciler anlaşmış gibi bir ağızdan "Günaydın öğretmenim" diye cevap verdiler. Yoklama listesinden tek tek isimleri okudum. Tüm öğrenciler eksiksiz burdaydı. Bu hevesimi yerine getirmişti ve öğrencilerle tanışmaya başladım. Tek tek tüm öğrenciler isimlerini kaçıncı sınıf olduklarını ve ilerde ne olmak istediklerini söylediler. Ben de kendimi tanıttıktan sonra derslere başladım ve söylemeliyim çocuklar çok uslulardı. Çoğu kasaba ve köy okulunda olduğu gibi karma eğitim vardı kuzgunlu ilk okulunda da. İlk saatlerde 1. Ve 2. Sınıflar tahtayı dinlerken büyük sınıflar kendi başlarına çalışıyorlar daha sonra 1. Ve 2. Sınıflar dinledikleri üzerine alıştırma yaparken daha büyük sınıflar tahtayı dinliyor, tenefüslerde çocukların çoğu bahçede koşup oynuyor tenefüsün bittiğini belirten düdüğü üflediğimde sınıf yeniden doluyordu. Çocukların bu usluluğu beni mutlu ediyordu ama gene yaşanacak garipliklerden habersizdim. Sonbahar olmuştu ve artık tüm öğrencilerimi biliyor bazılarını iyice tanımaya başlıyordum. 3. Sınıflardan mehmet küçük kara ama aşırı hızlı bir çocuktu, tenefüs olduğu anda koşarak dışarı çıkar tüm tenefüs bahçede koşar sonra en hızlı da okula o girerdi. Polis olmak istediğini söylemişti sorduğumda. 5. Sınıflardan melike çok güzel resim yapar, 4. Sınıflardan orhan bilek güreşinde beni bile yeniyordu. Ama en sevdiğim öğrencim 1. Sınıflardan ayşeydi. Ayşe beyaz tenli siyah saçlı ve mavi gözlü küçücük bir kızdı. Hem çok usluydu hem çok zekiydi. Okumayı hemen sökmüş üstüne diğer arkadaşlarına öğretmem için bana yardım ederdi. Ama en önemlisi öğretmen olmak istediğini söylemiş, Neden olarak da en önemli meslek öğretmen de ondan diye eklemişti. Sonbaharın ortasında okuldaki ilk gariplik yaşanmıştı. O zamanlar bu Kuzgunlu denen yerden neden kaçmadım ben de bilmiyorum.2.sınıflardan cemil bölme işlemi yaparken / işaretini kullandığını fark ettim ve nerden öğrendiğini sordum (çünkü ben çocuklara sadece ÷ işaretini göstermiştim). "Eski öğretmenim öğretti öğretmenim" dedi bana. O an şaşırmıştım. Sonuçta bu çocukların bir eski öğretmeni vardı ve ben bunun yeni farkına varmıştım. "Eski öğretmeninine ne oldu?" sorusu dökülmüştü ağzımdan ben farkında varmadan. Çocuklar hep bir ağızdan "bilmiyoruz öğretmenim" dediler. Normalde de böyle cevap verirlerdi ama bu sefer beni rahatsız etmişti bu. "Cemil sana sordum evladım" diye Cemile yönelttim soruyu belki kalabalıkta söyleyememiştir diye. Bir saniye durdu ve "bilmiyorum öğretmenim" diyip yerine oturdu. O günden bir hafta sonra daha garip şeyler yaşanmaya başladı. Aylardan kasım olmuştu ve sabah sınıfa girdiğimde ve her şey sıradan gibi görünüyordu ama biraz sonra her şey daha garip bir hal alıcaktı. Sınıfa göz gezdirirken cemilin sırasının boş olduğunu gördüm. Tüylerim diken diken olmuş ilikerim buz kesmişti. Şimdiye kadar öğrencilerimden hiçbiri devamsızlık yapmamıştı. "Ar...arkadaşınız cemil nerde?" diyebilmiştim güçlükle, "Kuzgunludan taşındılar öğretmenim" diye cevap verdi tüm sınıf. Soğuk terler vücudumdan akmaya başladı. Tüm bunlar garip değil miydi? Bir aklı başında olan ben miyim diye kendime sordum. O günü çok zor geçirdim ve çocukları soba tıkandı diyip evlerine erken yolladım. Tesadüf heralde kendimi avuttum ama bunun doğru olmadığını o zaman da adım gibi biliyordum. Etraftaki insanlara da cemilin kayboluşuyla ilgili sorular sorsam da aynı geçiştirme cevabı aldım: "Kuzgunludan taşındılar" nedeni: "bilmiyoruz". Kasım ayı ızdırap gibi geçti. sürekli penceden dışarıyı izlemeye, insanlarla olabildiğince az etkileşime girmeye, odamdan dışarı mecbur kalmadıkça çıkmamaya başladım. Aralık ayı geldiğinde soğuk iyice etkisini göstermiş kar yağmaya başlamıştı. Ama bu kadar soğuğa ve kara rağmen tüm öğrencilerim her gün okula gelmeyi sürdürmüştü. Ta ki bir öğrencimin daha kaybolduğu güne kadar. Aralığın sonuna doğru sınıfa girdiğimde melikenin de sırasının boş olduğunu gördüm. Büyük bir şaşkınlık daha yaşamıştım. Sırada melike vardı demek diye düşündüm ama neden Melikeydi ki? Cemil benle konuştuğu için yok olmuştu ama ya Melike? O sırada gene kendimi kandırmayı seçmiş cemil de tesadüftü diye içimi rahatlatmayı seçmiştim. Melike nerde diye sorduğumda aldığım cevaplar aynıydı: "Kuzgunludan taşındılar öğretmenim" nedeni: "bilmiyoruz öğretmenim". Şaşırmamıştım bu cevabı aldığıma ama neden melike sorusunun cevabını hatırladığımda daha mantıklı geldi bana bu cevaplar. Gece dışarıyı izlerken hatırladım bunun cevabını. 1 hafta önce tenefüste melike'nin arkasından yaklaşmış ne çizdiğine bakmıştım sessizce. Resim defterinin beyaz sayfasına sadece siyahla geyik boynuzları olan bir insan sureti gibi bişey görmüştüm gözümün ucuyla ki melike beni fark edip çizdiğini gizledi. Utanmış gibiydi. Üstüne çok düşünmemiştim bu olayın ama artık benim için bir şey kesindi. yatağıma yattım ve kararımı verdim: Kuzgunludan kaçmam gerekiyordu. O Sabah gene okula gittim. Bu çocukları son görüşüm değilmiş gibi normalce işledim dersleri ama biliyordum ki yarın Kuzgunludan kaçıyordum. Hiçbir şey beni burda tutamazdı artık. Okul saatini güç bela bitirebildim ve çocuklar evlerine gitmeye başladılar. O sırada ayşeyle göz göze geldim ve neden olmasın diyip ayşeyi yanıma çağırdım. En sevdiğim öğrencim ayşe de bana yalan mı söyleyecekti? "Ayşe" dedim "melikeye ne olduğunu biliyorsan benden saklamazsın de mi?" Başını öne eğdi bişey demedi. "Benden saklamana gerek yok ayşe hadi söyle" dedim ama ayşe başını kaldırmadı gözleri dolmuştu burnunu 2 kere çekti ve ağlayarak koşmaya başladı. Kendimi kötü hissetmiştim bu Kuzgunlu adındaki bok çukurunda özleyeceğim tek insan ayşeydi galiba. Ama artık geri dönüş yoktu sabah ilk otobüsle Kuzgunludan ayrılıyordum. Ya da ben öyle sanıyordum...
O akşam hava benim gideceğimi anlamış da bütün nefretini kusmak istermiş gibiydi. Kar öyle hızlı yağıyordu ki jilet gibi kesikler atıyordu cildinize. Bu gidişle kar bir metreyi bulur diye düşünüyordum ama bu bile beni Kuzgunluda tutmaya yetmiyecekti. Otobüs gelmezse yürüyerek gidecektik bu lanetli yerden. Radyoda neşet ertaşın olduğunu anladığım bir saz melodisi vardı ama o kadar parazitliydi ki şarkıdan çok kesintisi dinleniyordu. Radyoyu kapadım, bavulumu ve çantamı gözden geçirdim sabah giyeceğim kalın giysilere bir daha baktım. Çalar saati 7 ye kurmuştum ki güneş çıkmış biraz da olsa karı eritmiş olsun. Sigaramı söndürüp izmaritini büyük bir odun parçasıyla birlikte sobaya attım. Saate son bir kez baktım. 21:37 yi gösteriyordu. Gözlüklerimi çıkarıp komidine koydum ve kafamı yastığa bırakıp sobadan çıkan odun çıtırtıları eşliğinde uyumaya başladım. Odada birisi vardı. Bunu gerçekle uyandığımda başta ne olduğunu kavrayamadım ama gözümü açtığımda yatağımın başında beyaz bir insan silüeti gördüm. Kafamı yorganın altına soktum ve bunun bir rüya olduğuna kendimi inandırmaya çalıştım ama o insanın sesini hala yorganın altından bile duyabiliyordum. Biraz dinleyince bu sesin ağlama sesi olduğunu ve bana biraz tanıdık geldiğini fark ettim. Tüm cesaretimi toplayarak kafamı yorganın altından çıkardım ve ağzımdan çıkan hoh sesiyle tuttuğumun farkına vardığım nefesimi vermiştim. Mavi küçük gözlerli, bembeyaz yüzü ve elbisesiyle yatağımın başında ağlıyordu. Bir şeylerin ters gittiği aşikardı ve demin hissettiğim rahatlama yerini rahatsızlığa bırakmıştı. Gözlüklerimi takıp bir daha baktım evet ayşeydi bu ama bir terslik vardı. Kafamdaki sorulara cevap bulmak için ilk konuşmayı ben yaptım "Sorun ne ayşe? Niye burdasın?" 2 kere burnunu çektikten sonra cevap geldi "Beni almalarına izin vermiceksiniz di mi öğretmenim, kaybolmak istemiyorum öğretmenim" "Kim seni alıcak ayşe neler oluyor burda" "Beni korucak mısınız öğretmenim?" Bir an durakladıktan sonra bu da mı onların oyunu diye düşündüm. Sonra ayşenin suratına iyice baktım. Şüphe yok bu küçük kız gerçekten son çare olarak bana gelmişti, bu kadar savunmasız bir öğrencimi koruyamıcaksam neden öğretmen oldum ki diye düşünmeden edemedim. "Ne yapmam gerek ayşe söyle bana" demiş bulundum Ayşe gözlerini beyaz elbiseninin koluna silerek hayatımda gördüğüm en içten gülümsemeyi attı ardından elime bir kağıt parçası tutuşturdu ve dedi ki "Eğer beni kurtarmak istiyorsanız bu kağıttakileri harfi harfine yapmalısınız öğretmenim. Eğer hepsini yaparsanız haftaya beni de götürmezler. Şimdi gitmem gerek beni takip etmeyin lütfen kağıttakileri yapın." ve yanağıma bir öpücük kondurarak küçük adımlarla kapıya gitti "d...dur" dicek gibi olsam da kapıyı açıp kar fırtınası içinde kaybolması bir oldu. Hemen kalkıp ardından kapıyı açtım ama küçük öğrencimden bir iz göremedim. "Acaba bunlar bir rüya mı" diye kendi kendime gülmeye başladım "rüya olmalı evet rüya" diye gene inkar etmeyi denesem de elimde tuttuğum katlanmış kağıt durumu hiç de kolaylaştırmıyordu. Hızlıca kağıdı açıp soba ateşinin ışığında okumaya başladım. Bu bir listeydi ve ayşenin yamuk yumuk el yazısıysıyla yazılmıştı. Okumaya başladım:
1) gece 1 de okulun sınıfında ol 2) gece 1 30 a kadar sobayı söndür, tüm perdeleri dışardan görünmücek şekilde kapat, tüm kapıları kilitle, ışıkları kapat. 3) gece tam 2 de ismini kara tahtaya ters olarak yaz 4) gece 2 den sonra kim kapıyı çalarsa çalsın kesinlikle KİMSEYE açma 5) eğer camlardan biri kırılırsa sabaha kadar öğretmen masasının altında saklan 6) Ne olursa olsun pencereden dışarı bakma 7) sabah ışıkları gözükünce evine çık sabah 9 da okula normal bir şekilde gel eğer tüm listeyi eksiksiz yaptıysan orda olucağım benimle iletişime geçme 8) Eğer orada değilsem bir şeyi eksik yapşındır demektir. Eğer orada değilsem SIRA SANA GELECEKTİR. 9) bunları ezberledikten sonra bu kağıdı yok et
Bunları okuduğum anda hiçbir şey artık anlamlı gelmemeye başlamıştı ama sonra saate baktım. Saat 00:33 ü Gösteriyordu. Hemen ayağa fırladım ve sabah giymek için ayırdığım giysileri üstüme geçirdim. Üstüme yorganımı aldım ve kağıdı 4 defa daha okuyup ezberledim. Sonra kağıdı sobaya atıp yandığından emin oldum. Sobaya masamın üstündeki bir sürahi suyu boşaltıp söndürdüm. Saate bir daha baktım saat 00:42 ydi aceleyle kapıyı açtım ve fırtınayla savaşarak alt kata inmeyi başardım. Kapıyı açıp içeri girdiğimde ayşe nin bu soğukta üstünde sadece o elbiseyle dışarda soğuktan ölmediğini ummadan edemedim. Artık içerideydim saate baktım 00:55 i gösteriyordu. Başarmıştım ama işe koyulmanın vakti şimdi gelmişti; kapıları kilitledim sobanın söndüğünden emin oldum ışıkları kapadım ve perdeleri kapayıp sıraları arkalarına dayadım.içerinin ve dışarının görünmediğinden emin oldum. Sınıftaki saat 1:20 yi gösterdiğinde her şeyi halletmiştim. Sırada saat 2 yi beklemek kalmıştı. Öğretmen masasına oturup saati izlemeye başladım ve düşüncelere daldım. Kuzgunlunun lanetli kışı ne kadar ses çıkararabiliyorsa çıkarmaya çalışıyor gibiydi. Herkes ve her şey gibi havası bile garipti bu lanet kasabanın. Saatin akrebi 2 nin üstüne geldiği anda ayağa kalktım ve tebeşirle ismimi kara tahtaya yazdım. Sonra oturdum ve gecenin en uzun kısmının geldiğini anladım. Birileri kapıya sert bir şekilde kapıya vurmaya başladı. Saat 2 yi geçmişti o yüzden kimseye kapıyı açmayacaktım ama işler çok değişik haller almaya başladı. Başta sadece vurulan kapı durdu. Birkaç dakika sonra bir kadın sesi "Hocam biz veliyiz kapıyı açın kızımız kayıp" diye yalvarıyordu bu ses. Daha sonra bu ses kayboldu başka bir ses kapıya vurmaya başladı. Sert bir erkek sesi "Kapıyı açın jandarma. Kuzgunluda işlenen suçları biliyoruz size yardım edelim kağıyı açın" diye uyarıda bulundu. Bunlarla beni ele geçiremezler diye düşünüyordum ki zayıf bir kapıya vuruş duyuldu ardından da ayşenin sesi duyuldu "lütfen kapıyı açın hocam çok üşüyorum beni götürecekler lütfen açın kapıyı beni onlara vermeyin" diye ağlıyordu ayşenin sesi. Ayağa kalkıp kapıyı açsam mı diye çok düşündüm ama sonunda açmamaya karar verdim ve yerime oturdum. O sesten sonra başka ses duyulmadı camlardan biri de kırılmadı. Ben de oturduğum yerde kafamı kaldırmaya çalışıyordum ki sabaha karşı uykuya yenik düşmüştüm. Yukardaki odadan gelen çalar saat sesiyle uyandım. Saat 7 olmuştu. Hemen ayağa kalktım, sabah güneşi perdelerin içinden sınıfa giriyordu hemen kalktım sıraları yerine koydum perdeleri geri açtım ve odama çıktım. Elimi yüzümü buz gibi suyla yıkadım ve bir sigara yaktım. Düşünmeden edemiyordum; acaba işe yaramış mıydı? Ayşeyi kurtarabilmiş miydim? Saat 9 a yaklaşırken gömlek ve kravatımı giydim ve sınıfa indim. İçeriden her günkü çocuk sesleri geliyordu. Derin bir nefes alıp sınıfa girdim ve hemen gözlerimi ayşenin sırasına çevirdim. Ayşe ordaydı ve gözünü yere dikmişti ve sağlıklıydı ya bu bana yetmişti. Belli etmemeye çalışıyordum ama sırıtmadan edemiyordum kendi kendime. Küçük bir kızın hayatını kurtarmıştım belki de. Neşeyle derse başladım sonra ama tahtaya döndüğümde nefes alamaz olmuştum. Tahtada ismim yazıyordu ve yanında tanıdığım bir el yazısıyla bir küçük not : bİR ŞeŶ mi ûnÙtTuÑ? El yazısı ayşeye aitti ve o anda kafamdan vurulmuşa döndüm. İsmimi tahtaya ters yazmamıştım...
Arkamı döndüğümde ayşe sırasında yoktu.
Artık sıra bana geldi. Kaçmanın bir anlamı yok. Nefeslerini ensemde hissediyorum. Eğer biri bunu okuyorsa lütfen...
KUZGUNLUDAN UZAK DURUN!
submitted by exclamationless to wiredpeople [link] [comments]


2019.10.23 18:02 negative_tenebrais İshak'ın Güncesi 1. kısım - Ali

merhaba. bu günceyi aklıma gelen her ihtimale karşı, geride bir iz bırakmak için yazıyorum. öğrendiklerim silinip gitmesin, sesim kaybolmasın istiyorum.
ben İshak Çiçek. 21.03.1980, sakarya doğumluyum. ailem çok önceleri doğubayazıtdan sakaryaya göçmüşler. nedenini bilmemekle beraber (sanıyorum ekonomik nedenler, ben kendimi sakaryalı olarak addediyorum), yine sakarya üniversitesinde fen bilgisi öğretmenliği okudum, o süreçte maalesef annemi kaybettim ve okulu bir yıl uzatıp 2001 yılında mezun oldum. babamla yalnız kaldığımızdan, kuzgunluya tayinim çıkınca onu da götürmek istedim ama kendisi annemin kabrini yalnız bırakmak istemedi. yaşlılığından ve deprem travmasından dolayı bu kederli ortamda onu bırakmak istemesem de, ısrar etmekten yorulduğum için, onu, okulda tanıştığım ve benim tayinim çıktığı sırada hala son sınıfta okuyan nişanlıma emanet ederek kuzgunluya doğru yola çıktım.
idealist bir öğretmen olmanın heyecanı içerisinde, yaşayacağım şeylerin karanlık doğasından milyonlarca kilometre uzağındaki bir saflıkta kasaba otogarında indim. daha önce muhtarı aradığımdan beni o karşıladı ve lojmana kadar eşlik edip kasabayı üstün körü ama neşeli bir sevecenlikle anlattı. muhtar, sonunda bir öğretmen geldiği için mutluydu. sürekli gülümseyen, kara gözlü bir adamdı. yakınlarda bir kasabadan daha bahsetti, o yol çok kullanılmaz, birbirimizi de pek sevmeyiz, lakin ben gide gele ordan evlendim hoca bey, yav insan dediğin baktığı gibi oluyor ya demişti o gün. şimdi biraz anlıyorum dediğini.
kuzgunlu kasabası hakkında ilk düşüncelerim bunca yıl sonra hala aklımda annemin gözleri gibi berrak duruyor, ne kadar ıssız ne kadar sınırsız bir yer diye düşünmüştüm.
küçük ve gelişmemiş bir kasaba olduğu için gelen öğretmenlerin hemen hepsi ilk ayında, araya birilerini sokarak gitmeye çalışıyordu. çelik fabrikası kurulmadan 7-8 yıl önce tabi, çok az imkan var. yeni öğretmen gelecek, atanan öğretmen gidecek derken neredeyse okulun tek hocası haline geldim o sıralar. yeni öğretmene büyük sorumluluk. dünyayı taşıyorum zannetmiştim.
ilk bir kaç ay, dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir hikaye gibi sıradan geçti. neşeli çocuklar, yeni öğretmen, çiçek olun, astronot denir hocam, resimlerde hep keçiler hep keçi resimleri.. kederli bir sevecenlikle, neredeyse tüm kasaba halkı beni kucaklamıştı. hatta inanır mısınız, bir keresinde orhan kuzgunlu bile selam vermek için sınıfa geldi ve derse katıldı (hala bu adamın üzerimdeki etkisi beni tüketiyor, hala varlığına kudretli bir şeymiş gibi davranıyorum, allahım beni affet, annem beni affet). şimdi düşünüyorum da, o gün çocukların tavırlarındaki değişiklik dikkatimi celbetmemiş değildi, lakin bu adamın efsane haline gelişindendir diye düşünmüşümdür herhalde. ayrıca gençliğimden olacak, neden bu adamın ilk haftasında bir öğretmeni sınıfta ziyaret ettiğine dair bir soru sormadım. insanları itaate zorlayan, başat bir aurası olduğunu inkar edemem. ilk haftamda bile beni etkileyen bir aura.. evet aura. bir fen bilgisi öğretmeninden beklenmeyecek laflar. şu an kendi mantığımda sığındığım şeylerin azlığına şaşarsınız.

ilk çocuk kaybolduğunda, henüz 3 aydır öğretmendim. kumral, yaşıtlarına göre hayli sakin bir çocuk. 19 ali. zeki, hatta belki kurnaz. annesinin yaptığı sıcak tandır ekmeklerinden bana sık sık getirirdi. tüm sınavlardan yüksek not alır ama asla sınıfta konuşmaz, ayrıca çantama kağıttan kuşlar bırakırdı. onun yaptığını biliyordum çünkü ödevleri kontrol ederken çantasında çokça o kuşlardan görmüştüm.

(ali ve altı kuş. bu çocuğun dikkat çekmek istediğinin farkındaydım. belki benimle konuşmak istiyordu. -tam altı kuş.- bu sürece dikkatli yaklaşmak ve pedagojik açıdan yanlışsız bir profil oluşturmak niyetindeydim. -tam altı..- beni anlamalısınız. ne olur anlayın, çünkü sadece iyi bir öğretmen.. kuş.. iyi bir öğretmen olmak istiyordum.)

sabah dersine girdimde gözlerim eksik bir yuvayı hemen tanıdı sınıfta. ali'nin derse neden gelmediğini sorduğumda, çocukların yüzünde garip ve nötr sayılabilecek bir ifade belirdi. kimse cevap vermeyince, alinin sıra ve oyun arkadaşı 83 kazım'a "yavrum ali nerede, hasta mı" dedim. kazım aynı nötr ifadeyle bana bakıp, hayatımın başka bir yöne (belki tersine) akmasına neden olacak o cevabı verdi;
"ali kim öğretmenim?"
şaşırdım. nasıl ali kim yavrum, sıra arkadaşın, dedim. cevap vermedi. cevabı bilmeyen her öğrenci gibi arkadaşlarına baktı. arkadaşları da sessizdi. ali kimdi. sınıf defterinde, kendi el yazımın arasından bile, 19 numaralı öğrencim, benim öğrencim, silinip gitmişti. hayır silinmemiş, hiç varolmamıştı. siz daha evvel, 9 yaşında ve hala sizinle konuşurken kekeleyen, kağıttan küçük kuşlar yapan, ödevlerine yıldız verirken gözleri parlayan, sıcak ekmek elini yakınca sizinde yüreğinizin yandığı bir çocuk kaybettiniz mi. ben kaybettim.
"çocukların bir yanlışlığı olmalı.. defter mi karışmış.." ders erken bitti. bu soru göğsümde yanan bir duman, ailesinin evine gittim. beni yine sevecenlikle karşıladılar. kadın tandırı çoktan söndürmüştü.
+"hayırdır öğretmen bey, çocuklardan sonra bizi de mi okutacaksınız."
- gülümsedim, gözlerim aliyi arıyordu. "niye olmasın, okumanın yaşı mı var efendim."
+"bakın hanım okuma bilmez ama benim ağabeyim bilgili görgülü adamdır, bana da öğretti çok şey. yetimhanenin muhasebeciliğini yapıyordu hatta. çok istedik aslında yetimhaneden bir çocuk almak, ağabeyimde yardımcı olacaktı hatta, orhan bey sık sık gelir gidermiş yetimhaneye, ağabeyim tanırmış onu. kırmaz beni dedi, yaa, kırmazmış ağabeyimi. ama nasip olmadı. iş güç. böylesi hayırlıymış. hanımla başbaşa kaldık."
- dayanamadım. "ali var ya. zeki de çocuk üstelik. dersleri çok iyi. sahi ali nerede, okula gelmedi bugün, onu soracaktım"
adam söylediklerimi yabancı bir dil konuşuyormuşum gibi dinledi. durdu. bir kere daha bir şeyler söyleyecek gibi oldu. ciddi olup olmadığıma baktı. öne eğilip "ali kim hoca efendi" dedi.
-ali, 19 numaralı ali. siz kayıt ettiniz ya okula, sizin çocuğunuz.
+öğretmen, sen hocasın bilgili adamsın, yarım saattir sana çocuğumuz yok, nasip olmadı diye anlattım. üstelik kaç aydır da buradasın. dalga mı geçiyorsun yoksa başka bir şey mi ima ediyorsun.
-bak mustafa abi. ben üç aydır buradayım. sınıfımda kim var, nerede oturur, ailesi nasıldır iyi bilirim. kendi çocuğunu nasıl hatırlamazsın, elimde yazılı kağıtları, kimliğinin nüshası var. azize yengenin taze ekmeklerinden getirirdi. kasabalı şakası mı bu.
azize yenge, karanlık ve boş gözlerle bana bakıyordu, "ben sana kiminle ekmek göndereyim hoca" dedi, sonlara doğru sesi çatallaştı. çocuğu yok diye suçluyorum zannetmişti galiba. ağlayarak içeri gitti.
+çıkar kimliğini çocuğun o zaman, diye bağırdı mustafa abi. eşinin ağlayışına hiddetlenmişti. lakin beni kovmak da yanlış geliyordu, gözlerinden okuyordum bunu.
-gel benimle, dedim. yolda muhtarı da alacaktık. en azından bu işlerden anlayan biri olsa iyi olur diye düşünmüştüm. bunlar çocuğun başına bir iş getirmiş olmasınlar dedim içimden. yalnızlığın verdiği korku bir zehirdir, bir yerde diziniz kırılır, sırtınız bükülür. ya eğilirsiniz, ya eğilirsiniz.
işte şimdi, size, hep beraber unuttuğumuz bir ali'yi anlatacağım. tek başına hatırlayacağıma hep beraber unuttuğumuz ali'miz. ne kararan bir belleğin ilk neziriydi ali, ne son olmuştu.
submitted by negative_tenebrais to wiredpeople [link] [comments]


ÖRÜMCEK BEBEK OKULA BAŞLADI (Minecraft Maceraları Örümcek ... SENDİKALAR SEVİLAY ÖĞRETMEN İÇİN TEK YÜREK, TEK SES OLDU.(2) Özel Haber: Sınırda bir öğretmen ANAOKULU ÖĞRETMENİ OLDUM ! (ÇILDIRDIM) - YouTube TEK İlkokulu - YouTube TEK ORTAOKULU ETKİNLİK KANALI - YouTube

Muğla Teknoloji ve Kültür Koleji

  1. ÖRÜMCEK BEBEK OKULA BAŞLADI (Minecraft Maceraları Örümcek ...
  2. SENDİKALAR SEVİLAY ÖĞRETMEN İÇİN TEK YÜREK, TEK SES OLDU.(2)
  3. Özel Haber: Sınırda bir öğretmen
  4. ANAOKULU ÖĞRETMENİ OLDUM ! (ÇILDIRDIM) - YouTube
  5. TEK İlkokulu - YouTube
  6. TEK ORTAOKULU ETKİNLİK KANALI - YouTube
  7. İLİMTEPE İLKÖĞRETİM OKULU 'ÖĞRETMENİN SINIRI YOK' PROJESİ SEMİNERİ
  8. Slime Okulu Öğretmen Öğrenci Kamp Günü Dila Kent - YouTube

Slime Okulu Öğretmen Öğrenci Kamp Günü Dila Kent. Slime okulu öğretmeni ve öğrencileriyle kamp yaptılar. Çok komik anlar yaşandı. Slime öğrencileri şaka yapm... Dün, (26.09.2012) Karabağlar Nazire Merzeci İlköğretim Okulu'nda görev yapan Fen ve Teknoloji Öğretmeni Rabia Sevilay Durukan'ın 8'inci sınıf öğrencisi H.K. ... İlimtepe İlköğretim Okulu 'öğretmeni Sınırı Yok' projesi. This video is unavailable. Herkese merhaba.. Bu videomda Anaokul öğretmeni oldum. Öğrencilerimle keyifli vakitler geçirdik. Acaba beni hangi konularda zorladılar ! Umarım izlerken keyi... Okulumuz Rehber Öğretmeni Nihat ÖZDEMİR'in hazırladı animasyon çizgi filmi. ... Öksürme veya hapşırma sırasında ağız ve burun tek kullanımlık mendille kapatılmalı, mendil yoksa ... tek ortaokulu İnkilap tarİhİ ve atatÜrkÇÜlÜk ders 5 -lgs nİsan ayi Örnek sorularinin ÇÖzÜmÜ sosyal bİlgİler ÖĞretmenİ hÜlya sevİnÇ TRT EKİBİ KÖYÜMÜZE GELDİ- BİTLİS'TE KÖY ÖĞRETMENİ OLMAK - Duration: 17:07. Beni Duyabilirsin 19,237 views. 17:07. The first 20 hours -- how to learn anything ... Örümcek Bebek Minecraft'ta okula başladı. Örümcek Adam Örümcek Bebek için öğrencilerle dolu bir sınıf ayarladı. Minecraft Maceraları yeni bölümde Joker, Sinc...